29 Mayıs 2015 Cuma
Tıkanma ~ Chuck Palahniuk
12:52
0 comments
Tıkanma ~ Chuck Palahniuk
![]() |
| Çeviri: Funda Uncu Orjinal Adı: Choke Kapak Tasarımı: Deniz Çelikoğlu Yayın Evi: Ayrıntı Sayfa Sayısı: 287 |
- Sanki o an sonsuza dek sürecekmiş gibi geldi oğlana.Sevilebilmek için hayatını riske atmak gerektiğini düşündü.Kurtarılabilmek için ölümün kıyısına kadar gelmek gerekiyordu.
- "Sanat asla mutluluktan doğmaz."
- Gerçek şu ki,dul bir anne tarafından yetiştirilen her erkek çocuk,evli doğmuş sayılır.Bilmiyorum ama,bence annesi ölene dek bir erkeğin hayatındaki diğer kadınların hiçbiri metres olmaktan öteye geçemez.
- Zayıfmış gibi yaparak,güç kazanırsınız.Kendinizi güçsüz göstererek diğer insanların kendilerini güçlü hissetmesini sağlayabilirsiniz.İnsanların sizi kurtarmasına izin vererek aslında siz onları kurtarırsınız.
- İnsanların üstünlük taslayabilecekleri birine ihtiyaçları vardır.Bu yüzden mazlum olmaya devam edin.
- Unutamadığın kişi,daima senden uzakta olandır.
- Gerçek şu ki,göçmenler her zaman burada doğanlardan daha Amerikalı olur.
- Yaşamınızda,rayından çıkabilecek şeylerin hepsini fark ettikten sonra hayat yaşanır olmaktan çıkar,daha çok beklemekle geçer.
- Beş numarada annemin sesi geliyor."Dünyayı parçalara ayırdık" diyor,"ama parçalarla ne yapacağımızı bilemiyoruz..."
- "Ana babalar,kitlelerin uyuşturucusudur!"
- "Trikloretan" dedi Annecik ve çocuğun görebilmesi için tüpü ona doğru tuttu."Yaptığım bütün kapsamlı testler gösterdi ki,aşırı derecede bilgili olmanın en iyi tedavisi bu."
- "Havva bizi bu pisliğin içine nasıl attıysa ben de aynı şekilde çıkarabilirim" dedi Annecik."Tanrı gerçekten becerikli bir insan görmek istiyor."
- Her bağımlılık aynı sorunu çözmek için bulunmuş bir yöntemdir,dedi.Uyuşturucular,obezite,alkol veya seks,huzuru bulmak için kullanılan farklı yöntemlerdir.Bildiklerimizden kaçmak için.Eğitimimizden.Elmayı ısırmış olmaktan.
- Annecik,"Biz artık gerçek dünyada yaşamıyoruz" dedi."Semboller dünyasında yaşıyoruz."
- Çok fazla kanun olduğu için boka batmanın da bin bir türlü yolu vardı.
- Bizi koruyan kanunlar aslında bizi can sıkıntısına mahkûm etmekten başka bir işe yaramazlar.
- Gerçekdışı şeyler,gerçeklerden daha güçlüdür.
- "Öyle planlanmış vaziyetteyiz ve ince ince yönetiliyoruz ki,burası artık dünya olmaktan çıktı.Burası lanet olası bir sahil güvenlik teknesi oldu."
- Ben bağımlıları takdir ederim.Herkesin kör bir kaza kurşununa veya ani bir hastalığa kurban gitmeyi beklediği bir dünyada,bağımlıların yolun sonunda kendilerini neyin beklediğini bilmek gibi bir lüksü vardır.Nihai kaderinin kontrolünü biraz da olsa eline almıştır ve bağımlılığı sayesinde ölüm sebebi büsbütün sürpriz olmaktan çıkmıştır.
- Dünya inilti veya patlamayla değil de,ihtiyatlı ve zarif bir anonsla sona erecek:"Bill Rivervale,telefondan aranıyorsunuz,ikinci hattı alın lütfen." Sonrası,hiçlik.
- Anlamadığımız şeylerle yaşayamıyor oluşumuz ne kötü.Her şeyin etiketlenmesine,açıklanmasına ve yeniden yapılanmasına ne kadar da ihtiyacımız var.Kesinlikle açıklanamıyor olsa bile.Tanrı'nın bile.
- "Sahip olacağın her şey," diyor Tracy,"bir gün kaybedeceğin şeylerden sadece biridir."
12:49
0 comments
18. yüzyıl Fransa’sının en iflah olmaz hikayesidir, Marquis
de Sade’ınki.
Sade, 1740 yılında aristokrat bir ailenin oğlu olarak
dünyaya gelir. Küçük yaşta bir Cizvit okuluna verilir. Sonra da askeri okula
devam eder. Dinsel ve askeri disiplin tüm eğitim hayatına damgasını vurur.
Otoriteyle, yerleşik ahlak kalıplarıyla ve dogmalarla meselesi hiç şüphesiz
kişiliğinin oluştuğu bu yıllarda başlar. 23 yaşındayken ailesinin uygun bulduğu
soylu bir kadınla evlenir. Hayatının bu aşamasına kadar her şey normaldir.
Adında “de” bağlacı olan bir Fransız soylusu olarak, kendinden beklenenleri
sırasıyla yerine getirmiştir. Önce dini bir eğitim, sonra orduya hizmet,
ardından aile mülkiyetini tehlikeye atmayacak sınıfsal bir evlilik…
Ama Sade birden
değişir. Belki de kendisi olmaya karar verir. 1760’lar boyunca defalarca
tutuklanır ve hapse tıkılır. Suçu şehvet dolu gecelerdir. Şatosuna devamlı
olarak fahişeler, hizmetçiler, dilenciler alır. Onlarla tuhaf oyunlar oynar.
Sade’ın yatak odasında şiddet vardır. İplere sıkı düğümler atılır. Kırbaçlar
havada uçuşur. Kan akar. Çığlıklar yankılanır. Sade karşısındaki bedenleri
acımasızca kullanır. Kurbanları acıyı sonuna kadar tadarlar, aşağılanırlar ve birer
nesneye dönüşürler. Sade’ın ruhundaki iktidar arsızı, sadece hükmü
altındakilerin edilginliğiyle tatmin olur. Markinin sadık uşağı da işin
içindedir. Efendisi ne emrederse yapar. Kalabalık bir cinsel ayindir söz konusu
olan. O anlarda Sade’ın vazgeçemediği aksesuarların başında ise Meryem ve
İsa’yı tasvir eden heykeller, haçlar, İncil gibi dinsel objeler gelir. Bunları
yerlere atar, parçalar, üstünde tepinir, hiç olmadık yerlere sokar, kendi
özsuyuyla ıslatır…
Kurbanlardan bazıları yaşadıkları gece hakkında kimseyle
konuşamazlar. Sokağa çırılçıplak fırlayarak Sade’ın elinden kurtulan bazıları
ise soluğu hemen polis merkezinde alırlar. Anlatılan hikayeler herkesi şoke
eder. Sade hemen tutuklanır. O artık dile düşmüştür. Toplumsal bir lanetin
ortasında bulur kendini. Soylu ailesi utanç içindedir. Ama yine de hapisten her
çıktığında aynı oyunları oynamayı sürdürür. Uslanmaya niyeti yok gibidir.
Arandığını öğrenince baştan çıkardığı rahibe/bakire baldızıyla İtalya’ya kaçar.
Sonra gizlice Fransa’ya döner. Tekrar tutuklanıp hapse atılır. Bir fırsatını
bulup oradan kaçar ve hayatına gizlenerek devam eder. Fakat kimliğini deşifre
etmeden duramaz. Her gittiği yerde genç kızlarla bildik maceralarına devam
eder. 1778’de tekrar tuksak düşer. Bu sefer aralıksız 12 yıl sürecek hapishane
hayatı onu beklemektedir. Sade ortaçağdan kalma kalelerin zindanlarında yıllar
geçirir. 1784’te Paris’e, Bastille nakledilir. Devrime kadar burada kalır.
Rejimin simgesi kabul edilen Bastille’in halk tarafından basılması ve sonrasında
gelişen olaylar Sade’ı özgürlüğüne kavuşturur.
Sade’ın Jakobenlerle arası hiçbir zaman sıkı fıkı olmaz. Ne
de olsa soyludur. Topraklarını ve şatosunu kaybeder. Geçmişi ise suçlarla
doludur. Yine de Sade dışarıda olmanın keyfini sürer. Akıllanmış gibidir.
Devrimci yönetimden çeşitli bürokratik görevler almayı başarır. 1791 yılında
“Justine” yayınlanır. Tutuklanma korkusundan dolayı bu kitabın yazarı olduğunu
inkar eder. Ama hiç kimse ona inanmaz. Herkes bilir ki, o satırları Sade’dan
başkası yazamaz. Yeni yüzyıla girildiğinde Fransa’da bir çok şey değişmeye
başlamıştır. Napolyon iktidara yürüyordur. Bir polis aramasında Sade üstünde el
yazmalarıyla yakalanır. Böylece yine hapishaneye düşer. 1814 yılında 74
yaşındayken akıl hastanesi hapishane karışımı bir tutsaklık mabedinde
ölür…
Zindanlarda kaldığı uzun yıllar boyunca varoluşunun tek
ifade biçimi olarak dört elle sarıldığı yazma edimi olmasaydı, Sade tarihe en
iyi ihtimalle şehvet düşkünü sapkın biri olarak geçicekti. Belki yine sadizmin
isim babası olmayı becerebilirdi. Ama yazmak Sade’a bambaşka bir kimlik
kazandırır. Yapıtları Fransa’da bile 20. yüzyılın ortalarına kadar yasaklı
kalsa da, o yer altı edebiyatın en popüler ismi olur. Hatta adı büyük
filozofların arasında anılır.
Sade, kendi çağında yalnız bir adamdır. Aristokrat olmasına
rağmen kendi sınıfından her zaman nefret eder. Yükselen burjuvaziye şüpheyle
bakar. İktidarı ele geçiren sınıfın baskıcı bir kimliğe büründüğünü kendi
gözleriyle görmüştür. Halka karşı ise her zaman uzaktır. İnsanların geleneksel
ahlak anlayışından tiksinir. Sade bu yüzden bir eline kalemi bir eline de
kırbacı alıp, ikisiyle de aynı hedefe vurur. Ortaçağ ahlakı, 1500 yıllık
Hıristiyanlık gelenekleri, tabular, yasaklar, iktidar sahibi aristokrasinin
kokuşmuşluğu, din adamlarının sahte vaatleri, tüm bunlara kanan halkın
aptallığı… Sade topluma karşı giriştiği savaşımda kendine müttefik olarak
sadece doğayı görür. Sadece ona güvenir. Doğanın düzenlemelerinin insanlarca
değiştirilmeye çalışılmasına katlanamaz.
Sade’ın kendi hayatı bile, kitaplarında anlattığı
hikayelerin yanında oldukça masum kalır. Markinin yazılarındaki alt metnin
içine giremeyen okuru bekleyen adice kurgulanmış, şiddet dolu pornografik bir
evrendir. Aslında Sade, nefret ettiği her şeyi bu evrenin içine sokarak yok
etmeye çalışmaktadır. Elinde gelen sadece budur.
Diyaloglardan oluşan “Yatak Odasında Felsefe”de, Eugenie
isimli tecrübesiz bir genç kıza şehvet oyunları hakkında verilen dersleri
anlatır. Bekaretin herkes tarafından ahlakın kanıtı olarak görüldüğü bir
dünyada Sade, karakterlerine tam tersini söyletir. Şehveti dizginleme çabası doğaya küfür
etmektir ona göre. Yatak Odasında Felsefe’yi inançsız hovardalara ithaf eder ve
ilk satırlarında şöyle der: “Bilumum yaş ve cinsiyetten şehvetperestler, bu
kitabı yalnızca sizlere armağan ediyorum. Bu kitaptaki ilkelerle beslenin,
sizin tutkularınızın destekçisidir onlar. Sevimsiz, duygusuz, kişiliksiz ve
dalkavuk ahlakçıların sizi korkuttukları bu duygular, doğanın insanı eriştirmek
istediği yere ulaştırmada kullandığı araçlardan başka bir şey değildir. Tadına
doyum olmaz bu tutkulardan başkasına kulak vermeyin… Hayali bir erdemin ve
tiksinti verici bir dinin tehlikeli ve saçma sapan bağları içinde uzun zamandır
kapalı tutulan genç kızlar; cesur Eugenie’yi taklit edin.”
Sade, Eugenie’in değişimini sadece yatak odasıyla sınırlı
tutmaz. Tanrı ve varoluş üzerine de felsefi öğütler verir genç kıza. Tarihten
örneklerle kanıtlamaya çalışır düşüncelerini. Antik Roma’nın yasa
koyucularından girip Thomas Moore’un Ütopya’sına kadar uzanır Sade. Her
cümlesinde Hıristiyanlığın tanrısını yerden yere vurur. İffetsizliği ise yere
göğe sığdıramaz. Hırsızlığı da över. Baştakiler çalarken halkın çalmaması
aptallıktır, der… Amacı genç kızın benliğinde bambaşka bir ahlak anlayışı
yaratmaktır aslında. Eugenie’e yaşattığı dönüşümü herkes için idealleştirmekten
de geri durmaz.
Sade’ın en popüler romanlarından birine adını veren
“Justine” ise erdemin simgesidir. 15 yaşındayken manastırı terk etmek zorunda
kalır. Hayattaki tek amacı kız kardeşini bulmaktır. Yıllar sürecek yolculuğu
boyunca başına gelmedik felaket kalamaz. Yardım istediği soylu beyler ve yüksek
ahlak sahibi rahipler tarafından her seferinde tutsak edilir. Bekaretini
kaybeder, defalarca tecavüze uğrar, bağlanır, kırbaçlanır, vücudundaki
yaraların içine sıcak mum damlatılır… Ama Justine başına ne gelirse gelsin aklı
almaz bir saflıkla insanlara güvenmeye devam eder. Dua etmeyi sürdürür. Tanrıya
her yakarışında kendini başka bir zevk aleminin kölesi olarak bulur ve
okuyucuya asla bitmeyecekmiş gibi gelen uzun işkencelere tabi tutulur.
Tutsaklıktan kurtulur kurtulmaz yine kardeşini aramaya koyulur. En sonunda
büyük kavuşma gerçekleşir. Justine ve Juliette kucaklaşır. Juliette sosyetik
bir fahişe olmuştur ve bolluk içinde yaşamaktadır. Sınıf atlayan Juliette’in
hayatı baştan sona erdemsizliğe övgüdür. Kazanan hep o olmuştur. Her zaman
erdemi savunan Justine ise perişan haldedir. Uğradığı tecavüzlerin,
işkencelerin hadi hesabı yoktur. Erdemle kırbaçlanan Justine çektiği onca
acının sonunda artık rahat bir nefes alacağını umut eder. Ama çıkan bir fırtına
pencere kenarında duran Justine’in bedenine ölümcül bir yıldırım yollar. Tanrı
da Justine’e acımamıştır. İlahi bir adalet yoktur… Erdem her zaman kaybeder…
Sade’ın içinde yaşadığı toplum hakkındaki yargıları böyledir. Yazdığı
satırlarsa, çağının gerçekliğine karşı yapılmış yıkıcı birer eleştiridir.
Sade devrim sırasında kaçtığı hücresinde tüm eşyalarını
bırakmıştır. “Sodom’un 120 Günü”nün el yazmaları da 9 metrelik rulo halinde,
duvardaki gizli bir bölmenin içinde kalmıştır. Sade hayattayken bu çalışmasını
bütünüyle kaybettiğine inanır ve kendini başka hikayeler yazmaya adar. Ama
“Sodom’un 120 Günü” devrimden yaklaşık 150 yıl sonra, (Bastille’deki bir
restorasyon çalışması sırasında) mucizevi şekilde bulunur. Yayınlandığında Sade
okuyucuları hayal kırıklığına uğramazlar. Yine Sade’a özgü karanlık bir
atmosferle karşılaşılır. Sodom’un 120 Günü, iktidarı temsil eden kişilerin
(aristokratlar, din adamları, bankerler) bir şatoya hapsettiği kızlı erkekli
grubun başından geçenleri anlatır. Romanda iktidar sahipleri istisnasız
merhametsizdir. Kurbanlarına günler geceler boyunca eziyet edip, onları akla
hayale gelmeyecek cinsel kombinasyonların parçaları haline getirirler.
Tutsaklarını köpek gibi dört ayak üstünde yürütürler, yeri geldiğinde sandalye
olarak kullanırlar dahası dışkılarını yemeye zorlarlar… Zulmedici iktidara
karşı kurbanların verdiği tepkiler de dikkat çekicidir. Bazıları susup bütün
eziyetlere katlanır. Bazılarıysa başına gelenlerden zevk almaktan başka bir
çare bulamaz. Kurallara uymayanları ispiyonlayıp kendini kurtarmaya çalışanlar
da vardır. İktidar tarafına yanaşıp ezmenin keyfini sürmek isteyenler de. Ama
herkesin yaptığı, bu işi kendince doğallaştırmaktan ibarettir.
Sodom’un 120 Günü’nde iktidarla diğerleri arasındaki
ilişkinin evrensel doğasını metaforlar eşliğinde anlatır Sade. Bu metaforların
her biri yüzyıllar öncesinden faşizme karşı yapılmış uyarılar olarak da
okunabilir. Niyeti tam olarak bu olmasa da Sade, faşizm ve onun
boyunduruğundaki kitle ruhu üzerine mükemmel çözümlemeler yapan bir düşünür
olmuştur.
Sade’ın ileri görüşlüğü bu kadarla da sınırlı kalmaz. 19.
yüzyılın başından itibaren Batıya egemen olan modernizm, beraberinde büyük bir
dönüşüm getirir. İlk olarak din gündelik hayatın dışına itilir. 20. yüzyılın
ikinci yarısında ise cinsel ahlak anlayışında büyük bir devrim olur. Sade’ın
nefret ettiği değerler hiç olmazsa kendi kıtasında ciddi oranda tedavülden
kalkar. O ise gelmiş geçmiş en güçlü tabukırıcı olarak tarihe geçer.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
.png)



















